27.12.2007

Ahmet Günbaş

HARAKİRİ

“Bizi oyuncak sansın bundan sonrakiler”
Hüseyin Peker

I.
Hurdalarınızın ayarlarıyla oynamayınız
son kullanma tarihini geçmemiş olabilir
geçse de gam değil asıl son kullanma tarihinden
sonradır ki gelişi güzel hiçbir şeyi atmayınız
Çöp Hüseyin gelir şöyle bir dokunur iletkenliğinize
takır takır ayırır bakırını demirini
tensel bir şiirin işlekliğine
şaşırır kalır yalapşap yalıtkanlığınız

Çöp Hüseyin gelir birazdan, bir göz bırakır gider
Hani sizin şu gelişi güzel silkelediğiniz anılar
birden can suyuna kavuşur ve hiç yaşanılmamışa değer

Örneğin sinema dönüşlerinde dağılan zamanı
gül kurusu şarkılarla çerçeveletir
Bu yüzden mehtaplı gecelerin uyaklı kol düğmelerini
özenle saklayınız
ilk öpücüğün mahcubiyetiyle durmalı hayatın pembeliği

Hangi delikten mi çıkar, orasını kesin bilemem
Siz yine kevgir gibi düşünün İzmir’i.. bir şiir geçimi
her an her yerden düşebilir varoşları peşine takarak
poşetkuşlar uçuşurken kaldırımlarda
meydan okuyarak kırığına çıkığına
bir ağaç parmak kaldırsa önce o görür
Bir sokak köpeğinin tekmelendikten sonra içine
gömülen viyaklığı
belki desibelinizden küçüktür ama Çöp Hüseyin duyar

Yazdığını ortalık yerlerde bedavaya oynayan palyaço
bakir bir gülümseme bırakır gerginliğinize
Tek öğünlük köfte ekmek arası gibi bir şey
boğaz tokluğuna atlar sakındığınız her çukura

Gece görüşü de fena sayılmaz hani
kirpiğinden tanır karanlıkta hışırdayanı Bıçakçı ruhuyla

sabıka kayıtlarından geçerek Eşrefpaşa’nın
işportaya çıkar Kemeraltı’na
Havı dökülmüş Basmane’yle kurular bıçkın terini
Çayını karıştıra karıştıra iner Varyant’tan
Konak limanında bir anaç zamandır ki
geleni geçer basar bağrına

Eee, Çöp Hüseyin’dir bu, kolay değil
bir tek rengini heba etmez hayatın cilveleriyle
tatlandırılmış
kimsiz kimsesiz boyama ustası, hüznü boyunu aşsa da
rasgele bir yaprak çeker eski takvimlerden
derbeder köşelerinize ulaşmaya çalışır

II.
Kente ıssız bir ada gelmiş diyorlar
ıssız mı ıssız,
cangılları ilk kez insana değiyor
Robenson’unu alıp götürecek...
Bunca gürültü patırtıdan sonra...
Koordinatlarını unutmuş.. bir koşu gidip dönecek

Acele etmeyiniz, ölüyoruz şunun şurasında
Üstü kalsın! diyeni de itip kakmıştınız böyle
O zaten uslanmaz uçurum delisiydi
boşluktan gelip boşluğa gitti
Çöp Hüseyin de hazır, gözünüz aydın
hesapsız bir ayrılıkla vurgunu yedi
Gitmeye geciktikçe oyuncağa dönüşen
cafcaflı bir intihar haberi nasıl süslerse egonuzu
her şey umduğunuz gibi olacak merak etmeyin
Ölü Suyu’ndan Kemik Unu’na her şey hazır dünden
Nişan Tahtası çoktan çürüdü

Merak etmeyin, hatta kalınız
ilk fırsatta uçururlar haberi
Yer Bezinden Bir Köle işini bilir
dilediğiniz gibi bitirir filmin sonunu:

Tek Vuruş’luk harakiri!..

21.12.2007


Mehmet Güleryüz


Mehmet Güleryüz, heykelleriyle



Yapı Kredi Kâzım Taşkent Sanat Galerisi, 28 Kasım 2007 - 14 Ocak 2008 arasında

Mehmet Güleryüz’ün “Oradan Oraya” adlı heykel sergisine evsahipliği yapıyor.

Yer:Yapı Kredi Kâzım Taşkent Sanat Galerisi’nde, , 28 Kasım 2007 - 14 Ocak 2008

Şairler de Uçar Ama Görünmez Kanatları

Bak ne demiş koca dedem
Varsıllık görecedir oğul
Yoksulluk da öyle
Güzeli seviyorsan eğer
Varsıllar varsılıdır gönlün
Cebin yoksul olsa bile

Özgürlük görecedir oğul
Tutsaklık da öyle
Güzelliğin tutsağıdır
Dünyanın yiğit
En yürekli
En özgür insanı bile

Bir peri kızıdır şiir
Düş gülleri koklatır hep
İmge balıemzirir dile
Şiirde tatlanır güzelleşir
Dünyanın en çirkin
En yavan gerçeği bile

Kuşlar inanmaz buna
Ağaçlar kıskanır biliyorum
Şairler de çiçek açar
Kimi pembe kimi sarı
Şairler de uçar ama
Görünmez kanatları

Ali Yüce

Mersin Kenti Edebiyat Ödülü Nezihe Meriç'in









Mersin Ticaret ve Sanayi Odası’nın desteği ile düzenlenen 'Mersin Kenti Edebiyat Ödülü'nün bu yılki sahibi Nezihe Meriç oldu.

Özdemir İnce, Prof. Dr. Dilek Doltaş, İpek Ongun, Celal Soycan ve Hüseyin Ferhad’dan oluşan ödül Seçici Kurulu, oy birliği ile bu yılkı ödüle Nezihe Meriç'i değer gördü.

Geçen gün Mersin'de düzenlenen törenle ödülünü alan Meriç konuşmasında “Sanat adına hep kederler, sıkıntılar içinde yaşıyoruz, hep yadsımak istiyoruz, ancak beceremiyoruz. Bir duman var üstümüzde ve bu dumanı dağıtmak mecburiyetindeyiz.” dedi. Törende Mersin Valisi Hüseyin Aksoy, şair Celal Soycan, Kültür ve Turizm Bakanlığı Güzel Sanatlar Genel Müdürü Doç . Dr. Ayşenur İslam ve eleştirmen Doç. Dr. Füsun Akatlı da birer konuşma yaptı.

20.12.2007

Savaş Dinçel'i kaybettik

"Ekmek Teknesi" dizisinde oynadığı fırıncı baba rolüyle tanınan tiyatro sanatçısı Savaş Dinçel, kaldırıldığı hastanede hayatını kaybetti.



Savaş Dinçel:

İstanbul' un Fatih ilçesinde 1942 yılında doğdu. İlkokulu Koca Ragıp Paşa İlkokulu' nda tamamladıktan sonra İstanbul Erkek Lisesi' ne kaydoldu. Tiyatro eğitimine İstanbul Belediyesi Konservatuarı Tiyatro Bölümü' nde başladı. Tiyatro eğitiminin yanı sıra amatör olarak karikatür çizmeye başladı. Tiyatrocu olarak ilk kez İstanbul Şehir Tiyatroları' nda sahne aldı. 1980 askeri darbesi sonucu sıkıyönetim ilanı ile İstanbul Şehir Tiyatroları'ndan uzaklaştırıldı. Daha sonra Güldürü Eğitim Merkezi' nde karikatürist olarak çalıştı. Bir süre Günaydın gazetesinde karikatüristlik yaptı. Burada "Tonton" adlı karikatürü hazırladı. Danıştayın onaması ile birlikte Şehir tiyatrolarında tekrar çalışmaya başladı. İki tane karikatür sergisi açtı. "Çizgilerle Nazım Hikmet" adlı çizgi roman bir kitap hazırladı. Ziya Öztan'ın yönetmenliğini üstlendiği Kurtuluş ve Cumhuriyet filmlerinde İsmet İnönü' yü canlandırmıştır. Halen Şehir Tiyatroları' nda oyunculuk ve yönetmenlik yapmaktaydı. Bunun yanı sıra amatör çizim ve afiş işleriyle uğraşmaktaydı. Ali Poyrazoğlu ve Münir Özkul ile birlikte çalışmıştır.


Rol Aldığı Yapımlar

Filmin Adı Oynadığı Karakter Yıl
Sessiz Gemiler -Mümtaz bey 2007
Bir İhtimal Daha Var -Mercan 2006
Esir Kalpler -Rüçhan Akerman 2006
Eve Dönüş -Sacit 2006
Sevda Çiçeği -Naşit 2006
Can 2006
Bir Salkım Üzüm 2005
Ölümüne Sevdalar -Barbayani 2005
Peki Olur Şekerim 2003
Abdülhamit Düşerken -Tevfik Paşa 2002
Ekmek Teknesi -Nusrettin 2002
Çemberler 2000
Sinekli Bakkal 2000
Bizi Güldürenler 2000
Abuzer Kadayıf 2000
Dar Alanda Kısa Paslaşmalar -Hacı 2000
Cumhuriyet -İsmet İnönü 1998
Ağır Roman -Berber Ali 1997
Kurtuluş -İsmet İnönü 1997
Azmi 1995
Oğlum Adam Olacak 1995
Çözülmeler 1994
Bizimkiler -Şükrü 1997-2002 1989
Ateşböceği -Metin 1987
Merdoğlu -Ömer Bey 1986
Aşık Oldum -Haluk 1985
Kızlar Sınıfı 1984
Üç İstanbul -Moiz 1983
Hababam Sınıfı Güle Güle -Müjdat 1981
İttihat Ve Terakki 1980
Gül Hasan 1979


Ödülleri

8. ÇASOD "En İyi Oyuncu" Ödülleri, 2001, En İyi Erkek Oyuncu, Dar Alanda Kısa Paslaşmalar
20. İstanbul Film Festivali, 2001, En İyi Erkek Oyuncu, Dar Alanda Kısa Paslaşmalar
22. Siyad Türk Sineması Ödülleri, 2000, En İyi Erkek Oyuncu, Dar Alanda Kısa Paslaşmalar

18.12.2007

Yelda Karataş

AŞK İLE BİR DAHA


Elleriyle ölçüyor herkes biliyorum
Bir masanın kalpteki büyüklüğünü
Ama her aşkın sonuna kefil bulunmuyor
Ne eklesem ucuna yetmiyor hatıraların
Hangi aşk yarım kalmış ki
Bir hançer çekildiyse kalbimizden
Deli serçe serinliği uçtuysa göğe
Hangi aşk boşa çalınmış dudağımızdan
O yaralı hece
Gözleriyle ölçüyor herkes biliyorum
Bir sokağın yalnızlığını
Ah! o yaz gecesini sorgularken ceplerimde ellerim
Belki bin kez böyle şiir yazıyorum
Ah! kalbimle soruyorum bir daha
Ayrılık mı ölçer bir aşkın yaşanmışlığını
Aşk ile bir daha…

17.12.2007

Hülya Deniz Ünal

A. Uğur Olgar, Öteki Düşkenar, Kül Sanat Yayıncılık, Mart 2007

(1) Read Herbert, Sanatın Anlamı, T. İş Bankası Kültür Yayınları, 1974



1951 Kayseri doğumlu olan şair A.Uğur Olgar, İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi mezunu. Silifke'de avukatlık yapıyor. Cemre Düştü (2004)

adlı ilk kitabından sonra Mart 2007 yılında Kül Sanat Yayıncılıktan ikinci kitabı Öteki Düşkenar yayımlandı. Şiirin tanımlanamadığı savından yola çıkarak bir tanım da biz getirelim ve şöyle diyelim. Şiir, insanın

yerine doğayı, doğanın yerine insanı ve onun hâllerini koymak, onların birbirinin yerine geçmesi ise eğer… A.Uğur Olgar, bu işi çok iyi başarmış diyebiliriz rahatlıkla.

Doğadaki olayları insana, insanın

hâllerini doğaya uyarlamak uzaktan kolay gibi görünse de çok zordur.

İçimizde bazen nefret rüzgârları eser, yakar kavurur içimizi, kine dönüşür kimi.. kimi zaman da, usul usul hafifler, ılık bir yele dönüşür akar gider içimizden. İzin verdiğimiz için, gitmesini istediğimiz içindir biraz da bu gidiş. Şair gidenlerin yerini şiirle doldurur. Dallarımızı kolllarımızı sallamış, sarsmış, meyvelerimizi dökmüştür dökmesine.. İşte tam da burada, Edip Cansever"in dizelerini anımsarız; "Ne gelir elimizden

insan olmaktan başka", Ve oluşun halleri olarak görürüz yaşamı…

İyilik kapıları açılır içimizden dünyaya ve öteki insanlara.

İşte şiir de böyledir. O da yakıp kavurabilir bizi, o da

dökebilir kimi zaman yapraklarımızı. A.Uğur Olgar'ın dizelerini okurken hep bir rüzgârın kitabın sayfaları arasında dolaştığını hissettim. Rüzgârıyla dokunmadığı, dolaşmadığı yer, ulaşmadığı nesne yok gibidir. Yalnız yaşadığı ülkeyi mi, dünyayı da dolaşır durur. Küba'dan Mısır'a kanatlarının üzerinde bir yolculuk yaptırır

bize. Mitolojik kahramanlardan başlayarak tüm insanlara dokunup geçmek ister. Şairin yalnızlığı, insanın yalnızlığına değsin ister. Yalnızca

insanlar değil doğadaki tüm canlılar, hayvanlar bitkiler de şiirinin içindedir. Sanki onlara değerken yaşama da değiyor, bizim de değmemizi istiyordur.

" Yunan vazoları geometrik kanunlara tamı tamına uyarlar. Bu yüzden de soğuk ve cansızdırlar. Basit bir köylü çömleğinde çok daha fazla canlılık

ve sevinç vardır. Japonlar çok defa çömlekçi çarkından tabi olarak yükselen kusursuz şekli kasten bozarlar. Çünkü onlarca gerçek güzellik bu kadar düzenli değildir."(1) Olgar'ın şiirlerinde bazen Yunan vazoları gibi geometrik bir düzen, bazen bir köy çömleğindeki coşku ve sevinç bazen de Japon'larınki gibi bozulmuş bir düzen vardır. Her şey düzenli giderken, kendinizi şiirin büyülü havasına kaptırmışken, karşınıza sürpriz bir olay ya da canlıyla çıkabilir.



'Fareler de göçtü deliklerine

Sarı yüzüne kapatınca kendini

Yalancı sürem' (sayfa; 65, Güz Yangını Gün)



Düzeni bilerek bozar, herkesin girdiği boy sırasından hizayı bozarak çıkar.

Şair yüreğine saplar kalemi her şiirin sonunda, sırtına sessiz harf saplanmış son sözle konuşur.

Farklı olmak adına deneylere girmez. Doğanın sesine kulak verir, bizim de

öyle yapmamızı sağlar.



Çok ileri gitti eylül, bir saat

Geri aldım göçmen kuşlardan ( syf; 40, Gel Flora)



Arı duru bir Türkçe kullanarak insanı ve hâllerini bize duyumsatır. Kendi savrulurken bizi de savurur yazdıklarıyla. İster istemez şairin sesine kulak

verir duyularınızı açarsınız. Bunu sağlayan şairin içtenliğidir, sahiciliğidir.

Olanı biteni, durup duranı şiire çevirir, farklı bir gözle bakmamızı sağlar.

Durağan olan her şey onun şiirinde şey ve şeyler olmaktan çıkarak bir anlam ve hareket kazanır. Sanki şeylere ruh veriyordur. İnsan dokunmuştur onlara, b

oyut değiştirmişlerdir. Farklılaşmış halleriyle onlar bize, ruhumuza dokunmaktadır artık. Onda ayrılıklar acı biber tadındadır. Sekizinci Uyur şiirinde (syf; 68) yabancılaşan insanı kendinden yola çıkarak tanımlar.

Kuşlar Bir Kez (syf; 13) de ise, bizimle karşılıklı oturup dertleşen bir arkadaş gibidir.



Anlaşılan hiç gülmedi bu ağaç

Bu kavak kavak uzayan hayatta



Yaşam denilen şeyin aslında ne kadar yalın, onu karmaşıklaştıranın da bizler olduğumuzu duyumsatır. Sorunun bizim algılama biçimimizde olduğunu

kavradığımızda her şey daha yalın her şey daha güzel görünecektir gözümüze.

'şiir yazacaksın kadeh kadeh, üşümeyecek/ elinden tuttuğun kısa pantolonlu

zaman' diyen de odur.

Vefa onun şiirinde üçüncü kümede değildir. Puşkin, Mayakovski, Ruhi Su, şairin dizelerinin arasında konuk gibi değil, sanki kendi evlerindeymiş gibi

dolaşırlar. Olgar, uzamı değiştirip doğayı konuşturup dille oynayarak bambaşka görüntüler yaratıyor... Umarım bundan sonraki şiirlerinde de bu

biçemin daha aşkın örneklerini görebiliriz.

Şiir, bir sanat eserinden beklenen etkiyi yapmış, ilkin bizi heyecanlandırmış sonra da başka bir biçimde düşünmemizi sağlayarak içimizdeki bir yerleşkeyi

yıkmış, ördüğümüz duvarları sallamış, dolayısıyla bir değişim ve dönüşüm yaratmışsa...



Derin bir şiirin sessizliği başlar

Adını eğer önüne (syf; 19, Adı Konulur)







Alaz Edebiyat Dergisi, Sayı; 3

Kayıp kitabı bulana 1000 Cumhuriyet altını verilecek

Avrasya Yazarlar Birliği, Türk dilinin ilk gramer kitabı olan Kaşgarlı Mahmut'un kayıp eseri ''Kitabu Cevahirü'n Nahv Fi Lugati't Türk''ü bulana 1000 Cumhuriyet altını ödül verecek.

Avrasya Yazarlar Birliği Genel Başkanı Yakup Deliömeroğlu, yaptığı açıklamada, 2008 yılını, doğumunun 1000. yılı olduğu için ''Kaşgarlı Mahmut Yılı'' olarak ilan ettiklerini bildirdi.

Büyük dil bilgini Kaşgarlı Mahmut'un ''Kitabu Cevahirü'n Nahv Fi Lugati't Türk'' isimli eserinin Türk dilinin ilk gramer kitabı olduğunu belirten Deliömeroğlu, ''Gramer kitabının varlığı biliniyor, ama henüz gören yok'' dedi.

Kaşgarlı Mahmut'un doğumunun 1000. yılında bu büyük eserin bulunması için çalışma başlattıklarını ifade eden Deliömeroğlu, bu kitabı bulana 1000 cumhuriyet altını ödül vereceklerini kaydetti.

Bu kitabın, Türkiye için olduğu kadar dünya diller tarihi için de çok önemli bir eser olduğunu vurgulayan Deliömeroğlu, ''Ümit ediyoruz ki Divanü Lügati't Türk gibi gramer kitabı da bir gün günışığına çıksın, kültür hayatımıza katkı yapsın'' dedi.

Kitabın bulunması için de bazı eski eser araştırmacılarının çalışmalarının bulunduğunu belirten Deliömeroğlu, bu ödülün de teşvik edici olacağını söyledi.

İnsanlık kültürü için değeri

''Türkçe'nin bu gramer kitabı yazıldığında, bugün yaşayan büyük diller olarak düşünülen İngilizce, Fransızca, Almanca ve Rusça gibi dillerin gramer çalışmaları yok'' diyen Deliömeroğlu, eserin, dünya dil tarihi ve insanlık kültürü için de büyük değer taşıdığını anlattı.

Deliömeroğlu, Türkçe'nin grameri ile ilgili Türkiye'de ve diğer Türkçe konuşulan ülkelerdeki Türkologların anlaşamadıkları bazı konular bulunduğunu ifade ederek, eserin bulunması halinde bu tartışmalara zemin oluşturacağını, Türkçe'nin bugünkü gramer problemlerinin çözümüne çok büyük katkı sağlayacağını ifade etti.

Divanü Lügati't Türk'ün Bulunuş Öykusü

Kaşgarlı Mahmut'un ''Divanü Lügati't Türk'' eserinin ilk Türkçe sözlük olduğunu ifade eden Deliömeroğlu, ''Bu sözlük hazırlanırken İngilizce, Fransızca, Almanca ve Rusça gibi dünya dillerinin sözlükleri yoktu. Türkçe'nin 1000 yıl öncesinden gelen büyük bir sözlüğü var'' dedi.

Divanü Lügati't Türk'ün 1900'lü yılların başında bulunduğunu belirten Deliömeroğlu, eserin bulunuşunu şöyle anlattı:

''Divanü Lügati't Türk'ün varlığı biliniyordu ama kitabı kimse görmemişti. Eser, İstanbul'da bulundu. Eser, dönemin maliye nazırlarından birinin kütüphanesinde bulunuyormuş. Bakan, çocuklarına 'Bu çok kıymetli bir kitap. Bir gün sıkışırsanız 30 altından aşağı satmayın' diye tembih etmiş. Aile ekonomik sıkıntıya düşmüş ve eser, bakanın torunu tarafından bir sahafa 30 altın karşılığında satılmış. Bir kitap kurdu olan Ali Emiri Efendi, Kaşgarlı Mahmut tarafından 1072-1074 yıllarında Bağdat'ta Abbasi Halifesine sunulmak üzere yazılan bu muhteşem eseri sahaftan 33 altına satın almış ve 'Bu kitap 33 altın değil, dünyalara değer' demiş. Dönemin aydınları kitabın bulunduğundan haberdar olunca, Ali Emiri Efendi'ye kitabı görmek için gelmişler ama Ali Emiri Efendi kitabı hem kıskandığı hem de kaybolmasından korktuğu için kimselere göstermemiş. Göstermeyince de kitaba ilgi daha da artmış.

Dönemin Sadrazamı Talat Paşa kitapla ilgilenmiş. Bir yemekte Ali Emiri Efendi ile Talat Paşa buluşmuş. Ali Emiri Efendi kitabı Talat Paşa'ya yayınlanması için teslim etmiş. Ali Emiri Efendi, Talat Paşa'nın teklif ettiği 300 altını kendi istememiş ve Divanü Lügati't Türk sadakası olarak İstanbul'daki ihtiyaç sahiplerine dağıtılmasını istemiş.''

İkiz Kardeşin Diğeri Aranıyor

Divanü Lügati't Türk'ün orijinalinin, İstanbul'da Millet Kütüphanesi'nde bulunduğunu belirten Deliömeroğlu, bu kütüphanenin Ali Emiri Efendi'nin bağışladığı eserlerden oluştuğunu anlattı.

''Eminim ilk gramer kitabına sahip olan kişi de kıymetini bilerek özenle saklıyordur'' diyen Deliömeroğlu, şöyle konuştu:

''Ali Emiri Efendi, Millet Kütüphanesi'ni dolduracak kadar kitapseverdi. Onun adı Kaşgarlı Mahmut ile birlikte anılıyor ve tarihimizde çok özel bir yeri var. Gerçekten Kitabu Cevahirü'n Nahv Fi Lugati't Türk'ü bulan kişinin ismi de Ali Emiri Efendi'nin ismi gibi ölümsüzleşecek ve kültür hayatımızda çok özel bir yere sahip olacak. Bu yalnızca 1000 altından daha önemli. Herhalde, Türk tarihinin, Türk dilinin ilk gramer kitabını gün ışığına çıkaran insan olmak çok büyük bir mutluluk olur.''

Bu esere sahip olan kişiye çağrıda bulunan Deliömeroğlu, ''İsminizin ölümsüzleşmesini istiyorsanız Türk dilinin ilk gramer kitabını getirin'' dedi.

Eseri bulana kadar aramaya devam edeceklerini belirten Deliömeroğlu, ''Divanü Lügati't Türk de kayıptı, ikiz kardeşlerden birisi bulundu. İkinci ikiz de bir yerlerde gizleniyor ve umarım o da gün ışığına çıkacak ve çıkınca da çok büyük olay olacak'' diye konuştu.

Behçet Aysan

Kırık Bir Kurşun Kalemin Şiiri

yollar uzak ay bedir
sırtımda gümüş hançer
yürürüm de ölemem
kan damlatır karanfil.

usulca mavi bir kar
kara geceye düşer
tutuşur fundalıklar
gelir kalbimi yakar.

gün olur belki öper
ay ışığı acıyı
o yaralı cerenler
yanık sulara iner.

yollar uzak ay bedir
sırtımda gümüş hançer
yürürüm de ölemem
kan damlatır karanfil

EK DERS ÜCRETLERİNDEKİ HAKSIZ KESİNTİLERE KARŞI ALANLARDAYIZ

Eğitim Sen'e bağlı öğretmenler, ek ders ücretlerindeki kesintileri protesto etmek amacıyla 18 Aralık Salı günü iş bırakacak.
Eğitim Sen Hatay Şube Başkanı Kasım Birtek yaptığı açıklamada, dini bayramlarda ve hafta içi tatil olan günlerin ek ders ücretlerinin, tam gün kesilmesi uygulamasının öğretmenler açısından ciddi hak kayıpları yaşanmasına neden olduğunu belirtti.
Birtek, önümüzdeki Kurban Bayramı tatilinin iki gününün hafta içine gelmesi nedeniyle, o günlere ilişkin sadece ek ders ücretleri kesilmesi gerekirken, tüm günün ücretlerinin kesileceğini ve o hafta öğretmenlerin ek ders ücreti alamayacaklarını kaydederek, “Bu durumda her öğretmenin 60 ila 90 YTL arasında kaybı olacaktır. Ulusal bayramlarda bu tür bir uygulama yapılmaz iken, dini bayramlarda böyle bir kesintiye gidilmesinin adaletli bir uygulama olduğunu söylemek mümkün değildir” dedi.

Eğitim Sen olarak, Milli Eğitim Bakanlığı’ndan sorunun çözülmesini ve yaşanacak hak kayıplarının giderilmesini istemelerine rağmen bakanlıktan herhangi bir açıklamanın yapılmadığını belirten Birtek, “Bu nedenler sendikamız, Türkiye çapında uygulanmak üzere eylem kararları almış ve tüm şubelerinde ve temsilciliklerinde yapılacak eyleme yönelik çalışmalarını başlatmıştır” dedi.

Birtek, sendika tarafından alınan eylem kararı gereği, 18 Aralık Salı günü, ek ders ücretlerinin kesintiye uğramasını ve AKP hükümetinin eğitim alanındaki politikalarını protesto etmek amacıyla iş bırakacaklarını kaydederek, “Eğitim emekçilerine yönelik haksızlıklara karşı demokratik tepkilerimizi göstermeye kararlıyız. Bu konuda kamuoyunun, demokratik sendikal hakları için alanlara çıkan eğitim emekçilerini destekleyeceğine inanıyoruz” dedi.

EK DERS ÜCRETLERİNDEKİ HAKSIZ KESİNTİLERE KARŞI ALANLARDAYIZ

Bu arada, Eğitim-Sen, TİS ve Hukuk Sekreteri Servet Kavukoğlu da bir açıklama yaparak, ek derslerin Kurban Bayramına kurban edildiğini ileri sürdü.
Kavukoğlu yaptığı açıklamada, “AKP hükümeti, bugüne kadar eğitim alanında yaptığı uygulamalar ile eğitim emekçilerini mağdur ettiği yetmezmiş gibi, yeni mağduriyetler yaratmaya devam etmektedir. Bu sefer de ek derslerimiz Kurban Bayramı’na kurban ediliyor.
Öğretmenlerin ek ders ücretlerindeki sorunlar çözüleceği yerde artarak sürmektedir. Ayda dört defadan fazla sevk alınması halinde sevk alınan günlerin ek ders ücretleri yerine tam gün ücretlerin kesilmesi uygulaması devam etmektedir. Ayrıca, dini bayramlarda hafta içi tatil olan günlerin ücretlerinin de tam gün kesilmesi uygulaması öğretmenler açısından ciddi hak kayıpları yaşanmasına neden olacaktır. Örneğin önümüzdeki kurban bayramı tatilinin iki gününün hafta içine gelmesi nedeniyle o günlere ilişkin sadece ek ders ücretleri kesilmesi gerekirken, tüm günün ücretleri kesilecek ve o hafta öğretmenler hiç ek ders ücreti alamayacaklardır. Bu durumda her öğretmenin 60 ila 90 YTL arasında kaybı olacaktır. Ulusal bayramlarda bu tür bir uygulama yapılmaz iken, dini bayramlarda böyle bir kesintiye gidilmesinin adaletli bir uygulama olduğunu söylemek mümkün değildir.
Eğitim Sen olarak, bakanlık düzeyinde yaptığımız görüşmelerle sorunun çözülmesini, yaşanacak hak kayıplarının giderilmesini istemiş bulunuyoruz. Ancak şu ana kadar sorunun çözümü noktasında herhangi bir gelişme yaşanmamıştır.
Taleplerimize yönelik olarak, Milli Eğitim Bakanlığından herhangi bir açıklamanın yapılmamış olmasından dolayı sendikamız, Türkiye çapında uygulanmak üzere eylem kararları almış ve tüm şubelerinde ve temsilciliklerinde yapılacak eyleme yönelik çalışmalarını başlatmıştır.
Sendikamız tarafından alınan eylem kararı gereği, 18 Aralık 2007 Salı günü, ek ders ücretlerimizin haksız yere kesintiye uğramasına ve AKP hükümetinin eğitim alanına yönelik benzer politikalarına karşı sevk alarak iş bırakıp okulları boşaltacağız. Aynı gün saat 12:30 da Ulus Meydanı’nda kitlesel basın açıklaması yağacağız. Eğitim emekçilerine yönelik haksızlıklara karşı demokratik tepkilerimizi göstermeye kararlıyız. Bu konuda kamuoyunun, demokratik sendikal hakları için alanlara çıkan eğitim emekçilerini destekleyeceğine inanıyoruz. 18 Aralık Salı günü saat 12:30 da tüm eğitim emekçilerini Ulus Alanı’nda olmaya çağırıyoruz. Ek Derslerimiz Kurban Bayramı’na kurban ediliyor.
Eğitim Sen, bugüne kadar olduğu gibi, bundan sonra da eğitim emekçilerinin kazanılmış haklarına karşı yürütülen her türlü saldırı girişiminin karşısında olmaya ve demokratik tepkilerini göstermeye devam edecektir” dedi.

Gündoğdu; “Yeni anayasada eğitimde fırsat eşitliği sözde değil, özde olmalıdır”

Eğitim Bir Sen Hatay İl Temsilciliği Büyük Antakya Otelinde bir dayanışma yemeği düzenledi. Eğitim-Bir-Sen Genel Başkanı Ahmet Gündoğdu’nun katıldığı yemeğe sendika üyelerinin yoğun ilgi gösterdiği görüldü.

Yemeğin açılış konuşmasını yapan Eğitim Bir Sen Hatay il Temsilcisi Cevat Önal, Yetkili sendika olabilmek için aralıksız çalışmalarını sürdürdüklerini ifade etti.
Daha sonra söz alan Eğitim-Bir-Sen Genel Başkanı Ahmet Gündoğdu,
“Öncelikle son günlerde bazı belli amaca yönelik yayın yapan gazete ve bunlardan nemalanmak isteyen sivil toplum örgütlerinin Eğitim-Bir-Sen İstiklal Marşı’nı istemiyor iddalarına ‘Bir deli kuyuya taş attı, kırk akıllı çıkarmaya çalışıyor’ diyerek başladı ve şöyle devam etti; Eğitim-Bir-Sen olarak çeşitli bölgelerde, bölge toplantıları yapıp, bölge eğitiminin ve eğitimcilerinin sorunlarını raporlar haline getirmekteyiz. Bunlardan biri de 1-2 Aralık 2007 tarihinde Şanlıurfa’da gerçekleştirildi. Bu toplantıya o yöredeki 12 şubemiz katıldı ve 2 gün boyunca bölgenin eğitim sorunları tartışıldı. Ve toplantı sonunda 15 maddelik bir sonuç bildirisi yayınlandı. Bu sonuç bildirisinde, bölgedeki öğretmen açığından, derslik yetersizliğine; kız çocuklarının okutulmasından, eğitimde fırsat eşitliğine; yönetici atamalardan, okulların temizliğine çeşitli konular gündeme getirilmiş ve çözüm önerileri oluşturulmaya çalışılmıştır” şeklinde konuştu.

Yeni anayasanın kamuoyu tarafından “Sivil Anayasa” olarak adlandırıldığını, bu anlamda “sivil” sözcüğünün kendisini heyecanlandırdığını belirten Gündoğdu,“Sivil, askeri olmayan, medeni olan, uygar olan demektir.Sivil anayasa, milletin bağrından çıkmış, meşruiyet sorunu olmayan kadroların hazırladığı anayasadır. Darbe sonralarının puslu havalarında hazırlanan, hak ve özgürlükleri kısıtlayan anayasalar milletin bünyesine dar gelmektedir. 1982 anayasası 1924 anayasasından daha geridir. 1924 anayasası ‘Hakimiyet kayıtsız şartsız milletindir’ derken 1982 anayasası ‘Hakimiyet yetkili organlar eliyle yürütülür’ prensibiyle millet hakimiyetine kayıt ve şart düşerek bürokratik oligarşiye zemin hazırlamıştır. Yeni anayasa bürokratik oligarşiye son vermelidir.” dedi.
Anayasaların hak ve hürriyet bahşetmediğine vurgu yapan Genel Başkan Ahmet Gündoğdu, “Anayasalar çağdaşsa hak ve özgürlüklerin teminatı olurlar, çağdışıysa hak ve özgürlükleri kısıtlarlar. Yeni anayasadan beklentimiz; özgürlükleri alabildiğine genişleten, devlete göre bireyi değil, bireye göre devleti dizayn eden, devlete karşı bireyi koruyan, bireye ve topluma ideolojik ve tek tip bir hayat tarzı dayatmayan bir anayasa olmasıdır.” dedi.
“Yeni anayasada eğitim” başlığı altında da değerlendirmelerde bulunan Gündoğdu, “Yeni anayasada eğitimde fırsat eşitliği sözde değil, özde olmalıdır. Yeni anayasa eğitime pedagojik ve bilimsel yaklaşılmasının teminatı olmalı, üniversiteleri toplumun değerleriyle pozitif bilimlerin çatışma alanı olmaktan kurtarmalıdır. Batı’nın bilgi ve teknolojisiyle Doğu’nun hikmet ve irfanını buluşturan; gelenekle modernliği, bireyle toplumu, madde ile manayı bir arada sentezleyebilmiş bir eğitim ve bunun önündeki engelleri kaldıran bir anayasa olmalıdır” dedi.

Hatay'da 2 Bin Fidan Toprakla Buluştu

Antakya'da Bağımsız Kamu Sendikaları Konfederasyonu (BASK) Hatay Temsilciliği, küresel ısınmanın önüne geçmek için 2 bin fidan dikti.
Antakya'nın Ballıöz Köyünde fidan dikimi için kazma küreklerle çalışan sendika üyeleri ve vatandaşlara çocuklar da destek verdi. Minik çocuklar ellerine kaptıkları fidanları aileleriyle birlikte toprakla buluşturmanın heyecanını yaşadı.

BASK Hatay Temsilcisi Metin Yılmaz fidan dikiminde yaptığı açıklamada, "Bask tarihi ve toplumsal görevi yerine getirdi.Yılmaz yaptığı konuşmada,Bu mücadeleye gönül veren arkadaşlarım, bizimle beraber üşenmeden geleceğimiz için rahatlarını bozarak aramıza katılan kıymetli misafirlerimiz,siz cefakar değerli basın mensubu arkadaşlarımız ve en sevimli geleceğimiz olan yavrularımız bu anlamlı günde bu anlamda buraya geldiğiniz için hepiniz hoş geldiniz. Farklı bir sendikacılık çizgisinde yürüttüğümüz çalışmalarımıza bu kez 2000 fidanı sizlerle birlikte toprakla buluşturmayı planladık. Son yıllarda küresel ısınmanın ayyuka çıktığı günümüzde, kuraklık ve çölleşme toplum olarak Ülkemizi, yaşadığımız şehir olarak da Antakya’mızı kara kara düşündürüyor. Bir yandan yaz döneminde cayır cayır yanan 500 hektarın üzerindeki ormanlık alanlarımızın acısını ve üzüntüsünü yüreğimizden henüz atmış değiliz. Ağlayıp karalar bağlama yerine icraat yapmanın doğru olacağı kanaatindeyiz.Bu bugün,burada çocuklarımızla beraber gelerek hem onlara ağaç sevgisini vermiş oluyoruz hem de tarihi görevimizi yerine getirmiş oluyoruz” dedi.

CHP Merkez İlçe “Yolcu” ile devam

CHP’nin dün yapılan Merkez İlçe Kongresine tek liste ile gidildi. Erdem Düğün Salonunda gerçekleştirilen merkez ilçe kongresine, CHP Hatay Milletvekilleri Fuat Çay ile Gökhan Durgun katıldı. Merkez İlçe Kongresinde, uzun yıllar Hatay İl Kültür Müdürlüğü görevinde bulunan ve emekli olan Hasan Eliaçık da CHP saflarına katıldı.
Hasan Eliaçık’ın CHP rozetini Hatay Milletvekili Fuat Çay takarken, genel kurulun Divan Başkanlığını CHP İl Başkanı Halef Tiftikçi yaptı. Tek liste ile gidilen CHP Merkez İlçe Genel Kurulunda Bedir Yolcu Başkanlığındaki yönetim kurulu üyelerine şu isimler seçildi: Mustafa Akar, Ahmet Alkan, Muhsin Ay, Semir Baklacı, Saniye Bilgin, Deniz Bozkır, Mehmet Gümüş, İbrahim Gürcüoğlu, Eyüp Hoca, İbrahim Kart, Hatun Mansuroğlu, Raife Özbay, Şemsettin Sarıoğlu, Mevlüt Yeşildağ.

13.12.2007

Kerim Dönmez

1957 yılında Antakya'da doğdu. 1969'da Düziçi İlköğretmen Okuluna yatılı öğrenci olarak girdi.1976 yılında öğretmenliğe başladı. Muş, Bursa ve Hatay'ın çeşitli köylerinde ve okullarında görev yaptı. 1985'te Uludağ Üniv. İ.İ.B.F.Kamu Yönetimi Bölümünü bitirdi.Çeşitli yerel gazetelerde ve dergilerde yazıları yayımlandı. 2000 yılında bir grup arkadaşıyla AMİK Dergisini çıkardı ve yayın kurulunda bulundu. Dergide üç yıl kadar Genel Yayın Yönetmeni olarak görev yaptı. Öykü, inceleme,deneme yazmayı sürdürüyor.





TELEFON
Gecenin dinginliğinde kitaplara vermişti kendini.Kitaplar, onun için bir dinlence olduğu kadar kaçıştı da.Sabahattin Ali’nin Kanal adlı öyküsünü okuyordu.Öykünün giriş bölümündeki betimleme çok hoşuna gitti.Bir daha bir daha okudu.

“Çumra kanalının suları Beyşehir Gölünde su rengindedir ;Konya Ovasında kan renginde...

Siz buna, ovanın kırmızı toprağının rengidir diyeceksiniz;ben ,Dedemköylü Mehmet’le kardeşinin kanlarının rengidir diyeceğim.

Konya Ovasının ufukları mavi değil, sarıdır, sapsarıdır...Siz bunun, rüzgarın kaldırdığı tozlardan böyle olduğunu söyleyeceksiniz ; ben, Konya hapishanesinde yatan Zağar Mehmet’in benzinin sarılığından diyeceğim.”

Telefonun zili uzun uzun çaldığında duymazdan geldi.Telefon, çalmayı inatla sürdürünce çevresine bakındı ; eşinin odada olmadığını, yatmaya gittiğini anımsadı. Umarsız,istemeye istemeye, öyküdeki betimleme aklında ,telefona gitti. Arayan , o solgun kasabadan eski bir dosttu.

“Başın sağ olsun! Onu yitirdik.” dedi eski dost.

***

Solgun bir kasabanın yitikliğinde tanımıştı onu. Yıllardan ‘ eylül’ dü ya da yıllar ‘eylül’ün on ikisiydi.Bir saatin bitmez tükenmez tik taklarında, donuk ve bungun bir yalnızlıkta işsiz, açıkta, dayanaksız boğulurken tanımıştı onu. Solgun ve devinimsiz o kasabada “Ne olur ne olmaz? “ insanlarının selam bile vermekten kaçındığı ayrık otuydu. O , hemen yaklaşmıştı yanına; elini, yüreğini, dostluğunu uzatmıştı çekinmesiz, korkusuz....Ne yapmıştı,nereden bulmuştu,bilinmez;bir römork kömür yollamıştı evine.”Eylül’ün soğuğunda titrerken tanımıştı onu.Yüreğinde ateş olmuştu dostlukları eylülün yakıcı,bitirici soğuğuna inat.

Şimdi telefondaki bir dosttan gelen iki sözcüktü yalnızca.”Başın sağ olsun!”Başınız sağ olsundu...her şey sağ olsundu...ağaçlar,kuşlar,böcekler,sevdikleri,sevmedikleri...herkes sağ olsundu...(n’olur o da sağ olsaydı...)

Oysa biliyordu son’un böyle olacağını.Dostunun hastalığını birlikte öğrenmişlerdi.Ameliyat öncesi takılmıştı ona ‘’Hadi kokareç yiyeceğiz.’’demişti.O uğursuz hastalıktan bile eğlence üretmişlerdi birlikte.Ameliyat sonrası,doktorun buz gibi bir sesle,’’Karaciğerine de sıçramış,pek fazla bir şey yapmamız olanaksızdı.’’deyişini anlamak istememişti bir türlü.Sonra hızla eriyişini görmüştü dostunun.Yine de menekşelerin kokusunu yitireceğine,dostluk senfonisinin susacağına,solgun ve devinimsiz o kasabayı ısıtan ateşin söneceğine inanamamış;tanık da olmak istememişti.Atanmasını isteme kararı almıştı böylece.

***

Solgun ve devinimsiz o kasabadan arayan eski dost sessizliği böldü,’’Hüzünlendin mi dostum?’’ Yanıt veremedi.Boğazındaki düğümler çözülmüyordu bir türlü.Telefonu kapatıp okuduğu kitabı eline alınca Sabahattin Ali’nin öyküsünü bir kez daha açtı.Epriyen gecede ışığın titrek vuruşlarıyla aydınlanan öykü yapraklarına,kırılgan bir yelkovanın tik taklarında yaşayan dostunun sureti düştü.Kukumav kuşlarının yürek kanırtan çığlıkları böldü geceyi.

Yüreğine çöken;eskil,ıssız bir kentin bildik,tanıdık hüznüydü.