29.05.2007

Duran Yaşar

Açelyam Çiçek Açmıyor

Son günlerde, Fulin Hanım’ın köpeği Arçi’nin huysuzluğu üstündeydi. Durduğu yerde hırlıyor, havlıyor; bir bir odaları geziyor, sokak köpeklerine ilgi duyuyordu. Bunlar daha önce yapmadığı şeylerdi. Aşıları düzenli yaptırılmış, birkaç gün önce köpek kuaförüne götürülmüş, veteriner kontrolünden geçmişti. Oldukça sağlıklıydı. Veteriner, Arçi’nin kızıştığını, çiftleşmek istediğini söylemişti. Fulin Hanım, kocası Adnan Bey’le Arçi’ye bir eş bulmak için seferber oldular. Telefonla sormadık yer bırakmadılar. İldeki yerel bir gazeteye, “Kızları Arçi’yle çiftleşmek üzere ‘kaniş’ cinsi, aşısı düzenli yaptırılmış, sağlıklı, beyaz renk bir damat adayı aranıyor” diye duyuru bile verdiler. Bir sokak köpeğiyle çiftleşmesinden korkuyorlardı.
Gün kaba kuşluk olmuş, Fulin Hanım hâlâ uyuyordu. Arçi, her sabah yaptığı gibi, Fulin Hanım’ın karyolasına usulca çıktı; yavaşça kucağına sokuldu. Uzun uzun kokladıktan sonra önce ağzını, sonra yüzünü yaladı. Fulin Hanım ister istemez uyandı. Gülümsedi. Bütün sevecenliğiyle, “yaramaz” diyerek Arçi’yi kucağına çekti. Bir anne sıcaklığıyla okşadı. “Canikom annesini özlemiş de yatağına gelmiş. Hoş gelmiş, sefalar getirmiş. Kızımın anne olası gelmiş.” diyerek öptü. “Canikom” dedikçe ağzından bir canikom daha çıkıyordu. Bir iki şakalaştılar. Arçi, sevildiğini anlıyor, türlü şaklabanlıklar yaparak sahibine yaltaklanıyordu. Hırlar gibi anlaşılmaz sesler çıkarıyordu.
Fulin Hanım yatağından kalktı. Arçi’nin mamasını verdi. Duşa girerek akşamdan kalan günahını temizledi. Kocasının işe gitmeden önce hazırladığı kahvaltıyı yaptı. Günlük saç bakımını, makyajını yaptırmak için telefonla kuaförünü çağırdı. Küpelerini, kolyesini taktı. Güneş gözlüğünü alnından az yukarı yerleştirdi. Böyle daha başka oluyordu. Ayna karşısında dakikalarca giysilerinin birini çıkarıp birini giydi. Modaya uygun bir giysi seçti. Yeşil ve sarı modaydı. Giyindi. Vücudunu hayran hayran seyretti. “Alların yakıştığı çağ” diye mırıldandı. Özseverlik derecesinde kendi bedenine âşıktı.
Sarışın, ak tenliydi. Oldukça bakımlı, lekesiz çocuksu yüzü ile çağla yeşili gözleri uyum sağlıyordu. Diri, canlı göğüsleri dikkat çekiciydi. Narçiçeği ruju, göz rengine uygun farları dişiliğine dişilik katıyor, daha bir kadınsılaştırıyordu..
Formunda kalmak, evliliğin tadını çıkarmak gerekti. Pörsümüş bir beden, sarkmış bir meme!... Tanrı korusundu!... Düşünmek bile istemiyor, çocuk yapmamak için titizlikle korunuyordu. Dünyaya bir daha gelecek değildi ya!...
İlçedeki beş eczacıdan biriydi. Tek bayan eczacı. En büyük eczane kendisinindi. Eczanesinde yok yoktu. Aranılan her ilaç vardı. Üniversiteyi bitirdiğinde, “Kantarcılar’ın Zeynep eczacı çıkmış!...” diye ilçede günlerce konuşulmuştu. Üniversiteyi bitirir bitirmez, işini hazır bulmuştu. Babası, Kantarcıların Kara Memet, harcamaya kıymadığı paralarını biricik kızı için esirgememiş; iç düzenlemesinden, dış görünümüne, tabelasından ışıklandırmasına kadar her şeyi görkemli bir şekilde hazırlatmış; kesenin ağzını cömertçe açmıştı. Ne de olsa biricik kızıydı. Rahmetli anasının adını taşıyordu.. Ailenin ilk üniversite mezunu, gurur kaynağıydı. Şimdiye kadar Kantarcılardan liseyi bile bitiren çıkmamıştı.
Asıl adı Zeynep’ti. Babaannesinin adıydı. Üniversiteye başladığının ikinci yılında adını klasik, sıradan bir ad olarak görmeye başladı. Ajlan... Yelda... Yeşim... Değiştirmeliydi. Modaya uygun, çağdaş bir ad olmalıydı. Sözlüsü Adnan’la “Fulin” üzerinde anlaştılar. Babası onca, “Zeynep anamın adıdır, değiştirme” dediyse de, dinletemedi; yargı kararıyla, “Fulin” olarak değiştirdi. Babası hâlâ Zeynep diye sesleniyordu.
Eczaneye geldiğinde saat on biri geçiyordu. Yerine oturmadı. Bir süre akvaryumdaki balıkları izledi. Çıraklardan birine balıklara yem vermesini işaret etti.
Kafesteki muhabbet kuşlarının oynaşmalarını izlerken dünkü geceyi anımsadı. Unutamayacağı, ateşli bir geceydi. Derin bir iç geçirdi. Vücudunu ateş bastı. Kasıklarında başlayan bir sancı kaburgalarına doğru yayıldı. Haz veren, tatlı bir sancıydı bu... Polikliniği aradı hemen. Kocasıyla bir şeyler konuştu. Telefonda konuşmuyor, adeta sevişiyordu. Bütün dişiliği üstündeydi. Jest ve mimikleri her şeyi anlatıyordu.
Akvaryum ve muhabbet kuşlarından sonra açelyalarına yöneldi. Yan taraftaki balkonda, Arçi kadar, belki de Arçi’den fazla sevdiği açelyaları vardı. Kırmızı, pembe, beyaz çiçekler açıyordu. Kokusuz bir çiçekti; ama olsundu. Açelya romantik bir addı. Bir ara ad olarak almayı bile düşünmüştü. Her mevsim cömertçe açan, bol su, yarı güneş isteyen bir çiçekti. Her türlü bakımını yaptırdığı halde bir türlü açmıyorlardı. Bir sorun olmalıydı...
İlçenin pazarı olduğu için çarşı gibi eczane de kalabalıktı. Eczaneye girip çıkanlar Fulin Hanım’ın ilgisini hiç çekmiyordu. Aklı açelyalarındaydı. Nasıl olsa yılların kalfası Sefa Efendi eczaneyi rahatlıkla idare ediyor, kendine gereksinim kalmıyordu. Yılda bir kez de olsa, bazı doktorların yazdığı ilaç formüllerini bile Sefa Efendi kendine sormadan hazırlayabiliyordu. Ayrıca, doktora gidemeyen hastaların hem doktoru, hem de eczacısıydı. Daha çok köylerden gelen hastalar, doktordan çok Sefa Efendi’ye inanıyorlardı. Hasta, şikayet(ler)ini anlatsın yeterdi... Sefa Efendi ilaçları şıppadak veriyordu.
Fulin Hanım telefonda konuşurken içeri üstü başı dağınık, yaşlı bir adam girdi. Güneşten ağarmış şayak şalvarı ile ayağındaki lastik çizmeden dağ köylerinden olduğu belli oluyordu. Güneş yanığı yüzü, en az bir haftalık sakalıyla daha da yaşlı görünüyordu. Şalvarının cebinden çıkardığı buruşuk bir reçeteyi Sefa Efendi’ye uzattı. Sefa efendi, reçeteye bakarak ilaçları raflardan tezgâhın üzerine indirdi. İlaçların tutarını hesaplarken yaşlı köylü cebindeki parayı tezgâhın üzerine koydu. Sefa Efendi bakar bakmaz paranın eksik olduğunu söyledi.
“Biraz indirseniz olmaz mı? Çocukların anası hastanede yatıyor da...”
“Amca, burası eczane, manav değil. İlacın üzerinde ne kadar yazıyorsa o kadar alırız.”
Adamın köylü kurnazlığı yaptığını sanan Sefa Efendi, “Öteki ceplerine de bir bak bakalım...” diye üsteleyince, “Başka param yok” diyebildi titrek bir sesle.
Sefa Efendi ilaçları yeniden rafa yerleştirirken, yaşlı adam kapıya yöneldi. Fulin Hanım, telefonda, ağlamaklı bir sesle, “Açelyam çiçek açmıyor Okan Bey!... Alo Okan Bey!... Beni dinliyor musun? Açelyam... açelyalarım...” diyordu.

Duran Yaşar

Hiç yorum yok: