8.09.2007


SÖYLEŞİ
AYLA KUTLU

Kerim DÖNMEZ:
Bildiğim kadarıyla dokuz roman, dört öykü kitabı ve birçok çocuk kitabından sonra bir anı kitabıyla çıktınız okurun karşısına: ZAMAN DA ESKİR. Sizi, anılarınızı yazmaya iten nedir?

Ayla KUTLU:

Kitaplarımın sayısı bir eksik.Yayımlanmış sekiz romanım ve dört hikaye kitabım var. Beni anılarımı yazmaya yönlendiren şey Antakya ve çevresinde geçen ASİ adlı romanım üstünde çalışırken birden kendimi biçimsel birtakım sorunların içinde bulmuş olmam. Antakya atmosferinin içine girmiştim ama bu atmosferi n oluşturduğu öykünün karakterlerini yeterince aktaramıyordum. Aynı şeyi BİR GÖÇMEN KUŞTU O …adlı romanımın ardılı olan EMİR BEYİN KIZLARI’nda da yaşadım. O romanın sorunlarını çözmem uzun zaman aldı. ASİ de öyle olacaktı…

O zaman benim Antakya’mı ve İskenderun’umu anlatmak istedim. Şehirlerimle doluydum. Kurgusal olarak yarattığım karakterler ve olaylar yürümüyorsa, belli bir dönemin tanığı olan kendimin bu atmosferde yeniden ve yoğunlukla hatırladığım yaşanmışlıklarını insanlarımıza sunabilirdim. Üstelik, değişimlere tanık olmuş, ülke tarihinde önemli yer tutan ilginç olayların tam ortasında bulunmuştum. Olaylar siyasal boyutları dışında, insana yönelik biçimde hemen hemen anlatılmamıştı.Bir de…İlk Sözde yazdığım gibi…Gelinimin sürekli beni zorlaması vardı. Onun yönlendirmesi, beni ne zamandır yaşadıklarım üstünde düşünmeme neden oldu. Koşullar oluşunca da kendimi bireysel tarihimin içine atmam zor olmadı.

Kerim DÖNMEZ:
“ ZAMAN DA ESKİR’i yazmaya başladıktan sonra, kendimi ruhumun açılan penceresinden içime bakıyorken buldum. Yaşadıklarımı yazmanın böylesine bir etki yapabileceğinden hiç haberim yoktu. Biraz can acıtan bir şeydi bu.” diyorsunuz. Roman ya da öykü yazmak da yazarın, biraz içine bakması değil midir? Hele de roman ya da öykülerini yaşadığı çevreden, bunların kahramanlarını tanıdığı kişilerden esinlenerek kurgulayan bir yazar için… Bu anlamda, yani “canın yanması” anlamında diğer yapıtlarınızla ZAMAN DA ESKİR arasındaki fark nedir?

Ayla KUTLU:

Ben,”hele de roman ya da öykülerini yaşadığı çevreden, bunların kahramanlarını tanıdığı kişilerden esinlenerek kurgulayan bir yazar” değilim. Tam tersine, kurgulamayı, her şeyi kafamda yaratmayı yeğlerim.Romanlarımda, yeri gelirse, Hatay’ın adını hoşluk olsun,sevgimi bir kez daha çağrıştırsın diye anarım,bu doğru. Deneyimlerimden ve 34 yıllık çalışmalarımdan biliyorum ki ;roman ve hikaye yazmak yazarın içine bakmasından çok fazla bir şeydir. Her ikisi de kafa ve çalışmayla üretilen sanatsal ürünlerdir. Hikayelerimin büyük çoğunluğu, biri dışında romanlarımın hepsi ve tüm çocuk kitaplarım kurgusal yaratımlardır. Tabii her yazarın yaşadıkları zaman zaman sanatına yansır.Ama sadece yansır. Ben, en az yansıtan yazarlardan biriyim.

Hatay’ın doğasını kullanmaya gelince…Bu doğa eğer ilham perisine inansaydım,benim ilham perim olurdu. İnanmadığım için; bu topraklara yaşadıklarımla hayal gücümün birlikte yarattıkları,tarihin,ve doğanın barışık zamanlarında doğmuş bir iklim diye bakıyorum.Coğrafyadan fazla bir şey yani. O da var,ben ve sonsuz sevgim ve iyicil bakan bakışlarım da var. Yazarlığımın çeşitlemeler yaratması için bazen böyle bir iklime sığınmam, eğer onu bulamıyorsam, kafamda oluşturmam gerekiyor. Yani; zaman zaman hayalle zenginleştirilmiş mekânlaştırmadan söz ediyorum.Yazarların bazısında böylesi yarı gerçek, yarı hayalden yaratılmış mekânlara rastlamışımdır. Benim coşkulu sevgim okurlarda öylesine alışkanlığa dönüşmüş durumda ki, birçok başka yerde geçtiğini düşündüğüm hikayenin mekânını Hatay, diye vurguluyorlar.Ben de sesimi çıkarmıyorum.Edebiyat bu izni okura verir.

ZAMAN DA ESKİR benim gerçek yaşamımdır ve bana öğrettiği şey şudur : Kim anılarını yazdıysa, benim içimi acıtan şeyin tadına o da bakmıştır.

Kerim DÖNMEZ
ZAMAN DA ESKİR’i okuduktan sonra yapıtlarınızı daha da iyi değerlendirebiliyoruz. Ailenizin Kafkas göçmeni olması, Antakya- İskenderun- biraz Gaziantep- Ankara’da geçen yaşamınız. Tabi , Çardak ve Çardak’taki kökleriniz… ZAMAN DA ESKİR’ de yapıtlarınıza göndermeleriniz, onlarla ilgili- zaman zaman - kısa açıklamalarınız var. Bir göçmenlik durumu var yaşamınızda. Bu göçmenlik durumunun yazın yaşamınıza etkisi nedir?

Ayla KUTLU

Bende göçmen ruhu yok.Duygusu da… Ancak BİR GÖÇMEN KUŞTU O…adlı romanım (Tümden kurgusal bir romandır) için göçmenlik üstüne epey çalıştım, araştırdım. On yıllardan ve yüzlerce kitaptan söz ediyorum. Öylesine iyi öğrendim ki, asıl göçmenlik romanımı – daha önce TRT radyolarında Arkası Yarın olarak yayımlanan- YEDİNCİ BAYRAK ‘ ı da yazmam gerekiyor. Ancak bundan iki yıl önce Ege Üniversitesindeki Göçmenlik üstüne uluslararası bir sempozyumda bu çerçevede bir bildiri sundum: GÖÇMENLİK DURUMLARINA İLİŞKİN AFORİZMALAR .. Tembel olmayan bir yazarın her konuda yazabileceğine, her karakteri yaratabileceğine, her duyguyu özümleyebileceğine inanırım.

Kerim DÖNMEZ
ZAMAN DA ESKİR’i okurken beni en çok etkileyen şeylerden biri de yaşanılan yoksulluk oldu. Hem bireysel hem de Antakya’nın en azından yaşadığınız mahallerini etkileyen derin bir yoksulluk… Ali Yüce, Şeytanistan adlı romanında benzeri bir yoksulluğu anlattığında; bunun normal olduğunu, o yılların köylerde çok yoksul yaşandığını düşünmüştüm. Oysa aynı ölçülerdeki bir yoksulluğun kent merkezinde de yaşandığını öğreniyoruz anılarınızdan. Hem de kentte ilköğretim müfettişliği, Halkevi yöneticiliği, öğretmenlik yapan bir yazın insanını da içine alacak biçimde. Hem toplumsal yaşam hem de bireysel tarihiniz açısından bu yoksulluğu biraz açar mısınız ?





Ayla KUTLU:

Varolan ve tekrar olmayacak anılarımı kitabımda okurlara sundum. Daha fazla ekleyebileceğim bir şey yok. Ancak şunu söyleyebilirim. Birkaç yazar arkadaşım,( tabii benden daha genç olanlar ) İkinci Dünya Savaşı yıllarına dair en ayrıntılı tanıklığı benim kitaplarımda bulduklarını, o nedenle kendileri için kaynak kitap kimliği taşıdığını söylediler. İkinci Dünya Savaşı yoksulluğu öyle boyuttaydı ki, Ankara’da yaşayan memurlara devletin özel bir yardım yaptığına ilişkin duyumum var. Benim bir kuşak önümdeki yazarların bazılarının hikaye veya romanlarında da o yıllardaki Türkiye’nin yoksulluğunun vurgularına rastladım. Aklıma hemen Oktay Akbal ile Rıfat Ilgaz geliyor. Bir de Sabahattin Ali’nin kimi hikayeleri…

Kerim DÖNMEZ
Antakya edebiyat tarihiyle ilgili çalışmalarda babanız Selahattin Kutlu’nun adına sık rastlarız. Antakya’nın önemli şair ve yazarlar çıkardığını; bunların bir bölümünün ulusal yazın dünyasınca bilindiği, bir bölümünün ise çeşitli nedenlerle yerelde kaldığını biliyoruz. Antakya’da 1930’lu yıllardan başlayarak önemli edebiyatçıların yetiştiğini, dergilerin yayınlandığını düşünüyorum. Babanızın da dergiler çıkardığı, ülkenin önemli dergilerine yazdığı biliniyor. Ancak, babanızın yazdıklarının yeni kuşaklarla buluşması gerçekleşemedi. Ben, Bekir Sıtkı Kunt’un öyküleriyle de bir rastlantı sonucu tanışmıştım. Doğrusu, bir okur-yazar olarak Selahattin Kutlu’yu merak ediyorum. Bu bağlamda iki soru soracağım: Babanızın yazdıklarından, yazın yaşamından biraz söz eder misiniz? Babanızın yapıtlarını yeni kuşaklarla buluşturmak için ne yapılabilir?

Ayla KUTLU:

Babam yaşamının son gününe kadar elinden kitabını, daktilosundan yazısını eksik etmemiş bir insandı. Evimizin ( Savaş Mahallesi,Renkli Sokak no:10 ) salonunun sokağa bakan pencerelerinden sağdakine koyduğu daktilosunu ve hemen bitişikteki sedirin yastıklarıyla oturma yerini yükselterek o pencere içini çalışma masasına çevirdiği yılları unutamam. Yaşı elliyi geçmişti bir daktilo sahibi olduğunda. Hayatının en mutlu şeyiydi Erika’sını konuşturmak. Sabaha karşı kalkardı. – ona çekmişim – Tıkır tıkır yazardı. Bütün ev halkının üstüne müzik gibi dökülürdü o ses. Tek yanlış tuşa basmaz,tek satır karalamaz, silgi kullanmazdı. Bir evlat babasını kıskanırsa, ben onu bu nedenle hâlâ kıskanırım. Çok güzel ve okunaklı el yazısıyla verdiği temiz yazılar kadar daktilo yazıları da temiz ve düzenliydi. Bakın bu yanım, bütün çocuklarının bu niteliği ondan geçmiştir.

Biz babamın ölümünden sonra iki felaket yaşadık. Evimiz,kültürel birikimlerimiz savrulup gitti. Bir çok- özenle saklanırdı- arşiv malzememiz kim bilir kimlerin elinde yitti.. Çok az malzememiz var şimdi. Onları büsbütün unutulmaktan kurtarmak,bizim de hem görevimiz,hem sorumluluğumuz. Ama… Buradan sonra bizim çabasızlığımız her türlü eleştiriye açık…

Kerim DÖNMEZ
1997’de düzenlenen Ankara Öykü Günleri’nin KENTLER-İNSANLAR-ÖYKÜLER oturumunda şöyle diyorsunuz: “Bütün kitaplarımda incirlerin acı sütleri vardır. Çoğu kez kahramanlardan birinin gözleri ağrır. Çünkü incir sütlerini gözlerine sürer. Biz üç kardeştik. Çocukluğumuzda annemizin, babamızın ilgisini çekmek için tek çare olarak, savaş yıllarıydı da üstelik, incir sütlerini gözlerimize sürüp ağrımasını ve sabahleyin açılmamasını, çapaklanmasını, onların da özenle silinmesini beklerdik.” Gözlerinize incir sütü sürülmesi olayını ZAMAN DA ESKİR’de de anlatıyorsunuz. Ben buna bir şey daha ekleyeyim. (Biliyorum, sorularım uzun oluyor) Bazı öykülerinizde yemek masası deviren baba görülüyor. Örneğin, Bütün Yeşiller… Bütün Maviler… adlı öykünüzde.
Anılarınızda babanızla ilgili anlattıklarınızdan; küçük kentte yaşayan, geçim sıkıntısı çeken, gündelik işlerle uğraşmak zorunda kalan; ancak hep yazmak isteyen, yalnızca yazmaya odaklanmak isteyen bir yazın insanının bunalımlarını sezinliyorum. Bu bağlamda babanızın sizin edebiyat yaşantınıza etkisi nedir?



Ayla KUTLU

Babamın yaşamıma katkısı her anlamda olumludur .. Masa deviren babalar benim çocukluğumda olağan tavır sergileyen babalar olarak görülürdü. O hikayedeki babayla benim babamın hiçbir ilişkisi yok. Çocuğuna ilgisiz kalan, uzun süre ortalardan kaybolan bir baba, iletişim kurmayan, baba korkusunu çoğaltan ortam yaratan büyükanne, sapkın bir bakkal, içki taşıyan bir küçük kız…Bunların tümü yazarın hayal gücünün yarattığı olaylar. Nasıl ki, ormanda ve banyoda işlenmiş iki cinayet, kızlar pansiyonundaki eşcinsel bir yönetici , hayvanlara tutkun,saplantılı, Freudiyen bozukluklar taşıyan gündelik yaşamdan kopuk bir kadın da öyle, hayal gücünden doğmuştur. Bütün Yeşiller ,Bütün Maviler için yapılan yorumları duysanız…Benim gibi şaşar kalırsınız.

Gelelim babama…Yazma ve yazdıklarını paylaşma şansı yeterince çok değildi babamın. O günlerde iletişim kanalları böylesine açık değildi. Hatta hiç yoktu. Bir taşra edebiyatı var mıydı, bunu bilemem. Ben edebiyatın böyle ayrılmasına karşıyım.Edebiyat tek kulvarda koşulur. Ne kadın,ne erkek edebiyatı diye ayrılır, ne de taşra ve büyük şehir edebiyatı olarak. Varsan varsındır, azsan azsındır,yoksan yoksundur…

Edebiyata korka korka- çok çok belirsizce - girmeye çalıştığımda, babam yaşamıyordu. Ama her zaman benden çok umutlu olduğunu söylerdi. Ankara’da okurken yaz tatiline geldiğimde, o erkenden kalkar, yakınımızdaki simit fırınından ilk çıkan simitleri getiren çıraktan iki kavurucu sıcaklıkta simit alırdı. Çoğu zaman ben de kalkmış olurdum. Kalkmadıysam, odama gelir, uyandırmaya kıyamaz, göğsümün üstüne simitlerden birini koyardı. Az sonra sıcaktan uyanırdım,gözümü açmadan bilirdim: Babam gülümseyerek beni gözlüyordu. Simit kokusu bütün evi tutmuştu. Gece ile gündüz arasındaki o lacivert zamanda , babamla simitlerimizi yiyecek, edebiyattan, hayattan konuşacaktık.

O simitlerin ve o sohbetlerin tadını unutamadım. Şimdiki simitler öyle soğuk ki. Babamın sıkıntılarına ilişkin saptamalarınız yüzde yüz doğru. Neden sonra kabuğunu kırmıştı,Akbaba Mizah Dergisinin devamlı şairi kimliğini kazanmıştı. Deniz kıyısındaki küçük masasından ibaret olan o “ yazıhanesi”nde nice yeni şiirler yazar, siyah deri çantasına muntazamca koyar, annemin onayı için eve dönerdi. Ben yazar olduktan sonra, hep benim de bir yerim olsun istemişimdir. Bir kır kahvesinde, bir pastanede, deniz kıyısında. Gençler benim orada olduğumu bilsinler. Ne soracaklarsa, ne öğrenmek istiyorlarsa, ne tartışmaları gerekiyorsa, hatta ödevlerine yardım etmemi arzularlarsa… Her şeyi konuşabileceklerini bilsinler. ..Bunu babam yapardı, ben de isterim.Beceremedim. Her gün çıkamıyorum, yer seçemiyorum, bir yerde uzun süre kalamıyorum



Kerim DÖNMEZ
Bence hem olay hem de durum öyküleri yazıyorsunuz. Olay öyküleriniz daha uzun oluyor. Durum öykülerinizde ise içsel duyarlılıkların daha öne çıktığı ( Bu saptamaya itiraz edebileceğinizi düşünüyorum), daha şiirsel bir dil kullanıldığı görülüyor. Örneklersem, Eski Bir Türküye Ağıt, Bütün Yeşiller… Bütün Maviler…, Tanıklar adlı öyküler bu ikinci türe daha yakın. Bunlar hem biçem hem de dil olarak olay öykülerinizden farklı. Bu ayrımı nasıl sağlıyorsunuz, öyküyü düşünürken, kurgularken bu farklılığa göre mi kurguluyorsunuz? Yoksa yazmaya başladıktan sonra kaleminizin götürdüğü yere mi gidiyorsunuz?

Ayla KUTLU

Bakın ben böyle bir sorunun cevabını veremem. Bir yazarın yazdığı şeyleri sınıflaması öyle yapay bir şey ki. Bu değerlendirmeleri okurlar,eleştirmenler yaparlar kanımca. Onların doğal haklarıdır zaten. Yazarın yaptığı yalnızca içini dolduran, sıkıştıran, taşmak ve ortaya çıkmak için yol, yöntem arayan hikayeyi genele – yani okura- sunmaktır. Bunu yaparken de en çekici saydığı yöntemi kullanmaktır. Kalemimin götürdüğü yere de gitmiyorum, durum ve olay hikayesi diye de düşünmüyor, dilsel yapısına ilişkin olarak özen ayrımı da yapmıyorum. Benim çok değerli ve sevgili dostum Turgut ÖZAKMAN ile birlikte bir gün postmodern bir yazar üstünde konuşuyorduk. Ben o yazarın bu çabalarını takdir etmek gerektiğini söyledim. Turgut ÖZAKMAN unutamayacağım şu sözleri söyledi : “ Ben, biçimsel numaralarla yazılan hikayenin anlatım çarpıtmalarının, onun önemini artıracağına hiç inanmam. Söyleyecek sağlam sözü olan bir yazar. hikayeyi başından alır, yazabileceği gibi yazar,noktayı koyar,atraksiyon yapmaz…”

Edebiyatın özündeki büyünün,sihrin, gizemin, tılsımın…( ne derseniz deyin ) bu olduğunu düşünüyorum artık. Söyleyecek sözünüz doğru mu, hikayeniz çekici mi, Türkçeniz,en çok saygı duyduğunuz kuyumunuz mu? Aslolan bunlar benim için.


Kerim DÖNMEZ
Önceleri, kendinizi romancı saydığınızı, öykülerinizin romanlar için malzeme toplarken, roman içine girmeyen anlatılar olarak ortaya çıktığını; sonraları işin değiştiğini, öykünün de roman gibi önemsediğiniz bir dala dönüştüğünü belirtmiştiniz. Kuşkusuz iki dalda da önemsenen bir yazarsınız. Yazın yaşamınız açısından öykü ve roman karşılaştırmasını biraz daha açar mısınız?

Ayla KUTLU

Büyük olasılıkla söylemek istediğimi tam ve doğru sözlerle anlatmamışım. Yahut söylediklerimi zaptedenler bazı incelikleri kaçırmış. O yüzden bu sözlerle – daha önce de karşılaştığım bir soru halinde sürekli karşıma çıkıyor - ne demek istediğimi açıklayayım :

Bir: Kendimi hâlâ romancı sayıyorum. Romancı ve hikayeci…Genellikle tersi olur edebiyatta: Hikayeci ve romancı denir. Romana sonradan geçilmesi sanki bir aşama gibi nitelendirilir. Yanlış…Benim o sözü kullanmamın nedeni önce romanla başlamam.
İki : Romanlarıma girmeyen anlatılar derken… Romanlarımın kurgusunu oluştururken, her seferinde çok ama çok ayrıtılı, uzun metinler yazar, her karekterin yaşayacağı olayları önceden belirlemeye çalışırım.Bunlar onların yaşamlarının merkezi olan, onları yönlendiren yaşam parçalarıdır. Bütün kahramanların ve karakterlerin yer aldığı ROMAN HİKAYESİ içine giremeyen,fazla gelen, yahut yazdığımda dokusu bütüncül dokuyla uyuşmayan yaşam parçaları da oluşur…( Bunlar ilk romanlarım sırasında çok oluşurdu. Roman sayısı arttıkça, o kadar çok malzemeniz de kalmıyor.öte yandan siz daha da ustalaşıyorsunuz) Onları yazdığım romandan ayrı bir metin haline getirerek, romana bağlanmayı reddeden bağımsız kimliğini yaşatmak istediğimi söylemiştim. Onlar zaten zaman dilimi, dili, anlatımdaki özgünlükleri yönünden hikayeydiler. Yaptığım şey, bütüne yamanır sandığım;yama olmayı kabul etmeyen anlatıları, özgün haline dönüştürmekti.

Romancılığımı öylesine çok önemsiyorum ki, son yayımladığım hikaye kitaplarımda, mutlaka bir tema çerçevesinde dolaşmaya özen gösteriyorum . Örnek isterseniz : MEKRUH KADINLAR MEZARLIĞI kitabımda hikayeler feodal yaşam düzeni ve sınır ötesi ve eski ile başlar, gitgide yenileşerek coğrafyası merkezileşerek burjuva düzeni, Türkiye sınırları ve günümüz ile sürer. ZEHİR ZIKKIM HİKAYELER ise iki ana bölümdür : Yabancılıklar ve Kuyular… Hikaye kitaplarında tema yaratmak hoşlandığım bir şey. Romancılığa bir işaret aynı zamanda.

Kerim DÖNMEZ
Yapıtlarınızda insan, sevgi ve kadınlar ana tema olarak görülüyor. Kadın sorunlarına eğilen bir yazar olarak biliniyorsunuz. Bu durumu yalnızca kadın olmanızla açıklayabilir miyiz? Kahramanlarınızı da neredeyse bir şefkat duygusu içinde yaratıyorsunuz. Bunu da kadın olmanızla açıklamanın yetersiz kalacağını düşünüyorum, siz ne dersiniz?

Ayla KUTLU:
“Kadın sorunlarına eğilen” demeyelim de, “kadına eğilen “diyelim isterseniz. Bu durumu “kadın olmamla” ilişkilendiren kişilerin çok yanlış bir şey yapmadıklarına inanıyorum. Yanlış değil ama eksik. Bu eksikliği şöyle açıklayayım : Dünyanın yarısını doluşturan benim cinsiyetimin edebiyatta yerini tam almadığını, yönetimde , ekonomide, tarihte, sosyal yaşamda figür gibi görüldüğünü söylüyorum. . Edebiyatta – ya da tüm güzel sanatlarda – yaşama olan katkıları anlatılmadı. Edebiyatçılar tarafından eksik , yanlış ve rolü önemsenmeksizin anlatılmış olan öteki yarıyı anlatmayı seçtim. Bu yarı; ne sadece ana, ne yaşlı bilge, ne bir felaket getirici,ne de kaşık düşmanı. Bu yarı; hayatı birinci yarı gibi sırtlamış götüren müthiş bir güç olan ama, öteki diye küçümsenen yarı…Onun için daha çok şeyler yazılacak ki, bir ortalama insan silueti çıkarken onun varlığı da o siluet içinde hak ettiği kadar –yani yarı yarıya - yer alsın.

Tavrımı “adaletli bir dünya yaşamı için çaba gösteren aydın bir insan olmaya çalışmak” diye sunabilirim. Bu adaletli dünya oluşurken savaş, suç ve ceza kavramlarının da sanatın içinden silinmesini isterim, sonraki aşamalarda. Benim yazdıklarımda bir insan için kötü, haksız, suçlu… gibi bir değerlendirme görmezsiniz. İnsanın en iyisinin içindeki kötülüğe, en çirkinin yüzünü ışıtan aydınlığa inanırım. İnsanı tek başına güzel,kahraman,iyi diye nitelendirmediğim gibi tersini de yapmam.. Barındırırız bunları içimizde.Hepimiz biraz öyle, biraz böyleyiz.

Burada, vazgeçemediğim bir zaafımı da ilk kez açıklayayım: Yaşlı, bilge kadınları çok severim. Acaba diyorum, Akbez’de beni bir felaketten kurtaran ; adını, yüzünü, kimliğini bilmediğim o yaşlı kadın mıdır, yaşlı kadınları gözümde yüce bir makama oturtan. Galiba öyle…

Kerim DÖNMEZ
Antakyalı, Antakya’da yetişen şair, yazar ve düşün insanlarını izliyebildiniz mi, bunlarla ilgili neler söylemek istersiniz?

Niye Antakyalı ? Neden Hataylı değil? Soruda mı yanlışlık var, yoksa yalnızca Hatayın merkez ilçesi olan Antakya’yı mı sordunuz?
Ben Antakya’da doğdum.Gözümün ışığını, varlığımın coşkusunu bana veren İskenderun. Harbiye’yi de sevdim, çocukluğumun Suveydiye’sini de. Payas’ında, Sarıseki’sinde Arsuz’unda Kırıkhan’ında Erzin’inde Hatay suyu içtim, yağmurunu yedim,denizini kulaçladım...
Hataylı edebiyatçılardan Cemil Meriç’in bütün kitaplarını okumaya çalıştım. Bu kanımca bir toplantıda konuşulacak kadar geniş bir konu. Bana zenginlik . eklemedi. Bekir Sıtkı Kunt’un hikayeleri döneminin iyi hikayelerindendi. Halit Çelenk’in fikir ve kültür insanı olarak ülkemin yüz aklarından biri olduğuna inanırım. Benim Hemşerim Ali Yüce’ye elbette çok özel bir sevgim ve hayranlığım vardır. Sabahattin Yalkın’ın adına rastladığımda şiirlerini mutlaka okurum ve çoğunlukla keserim ( Kitaplarıma bir renk katacak , tanışmadığım ama iyi bildiğim önemli dostlarımdan biridir. Benim Has Şair dediğim hakiki bir şairdir) Süleyman Okay’ın şiirlerini okurdum. Bana Rıfat Ilgaz’ı hatırlatır. Dr Edip Kızıldağlı’nın masallarını, Nebihe ve Mehmet Karasu’nun masal kitabını, Müslüm Kabadayı’nın Alkım’ını okur, onları kaynak kitap kabul ettiğim için, bir Ankara’ya, bir Hatay’a taşır dururum. Yeni bir Hatay yazarlar kuşağı geleceğine inancım var. Onlardan bazılarını burada,İskenderun’da tanıdım. Haydi, sorunuz Antakya olarak sınırlı diye onlardan söz etmeyeyim.

Kerim DÖNMEZ
Günümüzde Antakya ve Hatay’da çıkan dergiler, yazın yaşamını Antakya’da sürdüren şair ve yazarlar için neler söylemek istersiniz?

Mehmet Ali Solak Güney Rüzgârını çıkarıyor mu bilmem. Bana gönderirdi . Benim en önemsediğim, çok kaliteli bulduğum kültür dergisiydi. Belki yazı ile destek çıkmamı beklemiştir. Ama ben hiç dergi yazısı yazmadım.Yazamam. O bunu ilgisizlik sanmış olabilir. Oysa dergisini her işimi bırakır okurdum. Şimdi de bana gönderdiği sayılar düzenli duruyor. Başka dergiler varsa da,haberim yok.

Yazı yaşamını insan her şehirde sürdürebilir ama yerel kalmama çabasını göstermek şart. İyi bir eser daima yer bulur kendine. Ama erken, ama geç,daima bulur. O yüzden küçük ufuklarla yetinmemeli. Geniş ve uzak çevrenlere göz dikmeli.

Genç şairleri bilmiyorum. Benim bazı lüks şeylere tutkum vardır : Her koşulda yaşarım, ama kaliteli parfüm severim.Kitaplarımı yazdığım kağıtların çok kaliteli olması şarttır. İyi şairi okuyamam,çok iyi şair severim. Çünkü onlar benim yaratıcılığıma güç ekleyen mesenlerimdir.(koruyucu yardımcı anlamında ) Bunlar benim seçkinci yanlarım. Bu sözlerimle bazılarını kızdıracak olabilirim,ne yapalım…










Kerim DÖNMEZ
Antakya’daki çocukluk yaşamınızın zor geçmesine karşın hem anılarınızdan hem de yapıtlarınızdan Antakya’ya derin bir sevgi duyduğunuzu biliyoruz. ZAMAN DA ESKİR’in bir bölümünün başlığı; “ANTAKYA… BENİM UZAK AŞKIM” Antakya, son yılarda ilgi çeken bir kent. Bu bağlamda, sanat dünyası da Antakya ile çok ilgili. Antakya için ne söylemek istersiniz?

Ayla KUTLU

Antakya’nın gitgide daha çok ilgi çekmesine sevinmemek olanaksız. Antakya halkı, ülkenin başka yerlerine göre,göreceli olarak kültürüne sahip çıkmayı bildi. Tarihin bir yerinde zamanı yakalamayı ve avucunda tutmayı başardı. Bu büyük bir şans. Ancak işler, Antakya’nın büyük kültürel önemini dinle sınırlamak, bunu turistik bir gelişim aracı olarak algılamak gibi bana ters gelen bir yöne doğru gidiyor. Yani Antakya bir pazarmış gibi, pazarlamaya doğru… Baştakilerin mantığına uygun bu. Ama yanlış.

Din kültürü kültürün doğurgan ve zengin noktalarından biri. Ancak günümüzde yeterli değil. Antakya’nın özgün zenginliklerinin tümü sürekli gündemde tutulmalı. Ben Antakya’nın unutulmuş el sanatlarının canlandırılmasını istiyorum. Gizemli ,dışa kapalı Antakyalının dünyasındaki yaşamının binlerce yıllık geçmişinin felsefesini çözmeliyiz. Karanlık sokaklara açılan cennet bahçeleri gibi yaşam dolu evlerini, yaşamın sürprizi ve öznelliği yönünden sosyolojik açıdan incelemeliyiz. Roma döneminden kalma, Arap dünyasının kıskanç kültürüyle kıvrım kıvrım kıvrılmış sokaklarını, bembeyaz kayrak taşlarını, cam işçiliğini, dokuma, hasır örme, sabunculuk,yılan balıkçılığı, şerbetçilik, ipekçilik gibi sanatlarını yeşertmenin şehre çok şey kazandıracağını düşünüyorum. Bunlar, turistik amaca dönük olmamalı. Dünyada Kültür şehri olma niteliğini taşıyan şehir sayısı çok değil. Şöyle aklıma geliveren İtalya’daki Sienna , yahut Floransa, Paris, Kudüs, ve Antakya… Para getirecek bir şehir gibi düzenlenmemeli, para götüren bir şehir de olabilir. Böyle şeyler, şark pazarında esir seçmek gibi aceleyle yapılmaz. Yani albenisi çok, sanatı az olan tırtıfıl şeylerden söz etmiyorum. Antakya Okulu’na izafeten, Türkiyenin Felsefe ve Sosyoloji Fakültesi niçin Antakya’da açılmasın? Niye Kültürler Tarihi bölümü, el sanatlarını yaşatmak amaçlı Tatbiki Sanatlar Fakültesi açılmasın? Antakya fabrikayla değil, insanın göz nuruyla yaşatılması gereken bir sanat ve zenaat ve yaşama zevki merkezi olabilir. Antakya kurulduğu günden beri hep şehir olmayı bildi. Antakya’ya kent demek yaraşmaz. O bir şehir, Kültürlü, işbölümüyle yaşamını sürdüren, zengin bir sosyal birikim yaratmış ,Uygar bir yerleşim diyarı. Üstelik Antakya’nın destekçi yerleşim yerleri de var: Oralarda farklı diller, farklı ırklar,farklı kültürler ve atalardan kalan derin,yoğun bir felsefi barışçılık… Bunları hayata geçirmemek için özel eğitim mi aldık biz ?

Kerim DÖNMEZ
Bu söyleşi için kendi adıma ve Karalama Dergisi adına çok teşekkür ediyor, yüreklerimizi yakaladığınız yapıtlarınızı uzun yıllar üretmeye devam etmenizi diliyorum.

Ayla KUTLU

Üretim her birimizin görevi. Galiba çok özgün bir söyleşi oldu. Nedeni sorularınız… Ben de teşekkür ederim.

Hiç yorum yok: